Olana Bitene Dair…

Kırgınlıklar insanı yalnızlaştırıyor; duvarlarını her indirdiğinde incindiysen bir süre sonra huzuru sessizlikte aramaya başlıyorsun, insanlardan uzaklaşmak istediğin için değil, belki kendine yaklaşabileceğin başka bir yer bulamadığın için. Yaşadıklarından öğreniyorsun ama insan bazen bildikleriyle de yalnızlaşıyor; çünkü kalbin hâlâ paylaşmak isterken hafızan temkinli olmayı öğütlüyor. Sonra kendini korumakla hayattan saklanmak arasındaki o ince çizgide buluyorsun kendini ve kabuğuna çekilmek bir süre iyi gelse de insan kabuğunu evi sanmaya başladığında başka bir yalnızlık başlıyor. Uzun zaman beklentisiz vermenin insanı hayal kırıklığından koruduğunu düşündüm ama artık ilişkilerin yalnızca vermekle değil, alabilmekle de büyüdüğünü ve sürekli veren taraf olmanın her zaman koşulsuz sevgi anlamına gelmediğini biliyorum. Bazen sınır koyamamak, sevilmek için gereğinden fazla vermek ya da kendi ihtiyacını önemsememek de sevginin içine karışabiliyor; belki mesele beklentisiz olmak değil, beklentilerimizin varlığından utanmadan onları karşımızdakine yüklemeden ifade edebilmek. Çünkü gülün dikeni battığında gerçekten can yakıyor ama gül yine de kokusundan vazgeçmiyor ve benim asıl merak ettiğim, insanın kırıldıktan sonra neye dönüştüğü: İncindiğinde incitmeyi hak görüp görmediği, hayal kırıklığından sonra kalbini bütünüyle kapatıp kapatmadığı.

Hakikatin kapısı içeriden çalınır; bu cümleyi seviyorum, çünkü bazı cevapların ne kadar anlatırsak anlatalım, ne kadar sorarsak soralım dışarıdan verilemeyeceğini hatırlatıyor bana. Bir yerden sonra içeride yalnızsın; çalan el de senin, kapıyı açacak el de ama içeriye dönmek dışarıdaki hayatı reddetmek değil, kendini biraz daha tanıyıp yeniden hayata karışabilmek. Artık her karanlığın mutlaka aydınlığa, her hüznün mutluluğa ve her kaybın yeni bir kazanca dönüşeceğini söyleyemem; hayat böyle bir söz vermiyor ve bazı şeyler gerçekten geri gelmiyor. Belki güvenebileceğim şey, her şeyin telafi edileceği değil, değişebileceği; bugün canımı yakan şeye yarın baktığımda ona bakan kadının artık bugünkü kadın olmayacağı. Yeni kapılar açılabilir, açılmayabilir de; benim payıma düşen hayatın bana mutlaka başka bir kapı sunacağına inanmak değil, açıldığında içeri girecek cesareti, kapanması gerektiğinde ise dışarı çıkacak gücü kendimde bulabilmek. Bu yüzden seçmediğim yolların nereye varacağını düşünmek yerine, üzerinde yürüdüğüm yolun sorumluluğunu almaya çalışıyorum; çünkü hiçbir seçim kusursuz olmak zorunda değil ama her seçimin hayatımızda bir karşılığı var. Teslimiyet de benim için artık “Her şeyin hayırlısı,” deyip kendi payıma düşeni hayata bırakmak değil; değiştiremeyeceğim şeyi kabul ederken değiştirebileceğim şeyin sorumluluğunu üstlenmek.

Belki önce düşüncelerimin kendi içimde bir süzgeçten geçmesine izin vermeliyim: Bu gerçekten benim istediğim şey mi, bu korku bana mı ait, bu beklenti gerçek mi, bu karar sevgiden mi geliyor, kaygıdan mı? Ama bütün bunların ardından daha önemli bir soru kalıyor: Şimdi ne yapacağım? Çünkü düşünmek, fark etmek ve niyet etmek kıymetli olsa da bir noktada insanın ayağa kalkıp kendi hayatına fiziksel olarak dokunması gerekiyor. Bazen bütün o içsel yolculuğun karşılığı bir telefon açmak, bir kapıyı kapatmak ya da çalmak, gitmek, kalmak, “hayır” demek, özür dilemek, başlamak veya bitirmek kadar küçük ve somut bir eylem oluyor. Başkalarına verdiğim sözleri tutmak için gösterdiğim titizliği kendimden esirgememeyi, birine yetişmeye çalışırken kendimi yarı yolda bırakmamayı ve korkuyla aldığım kararların hayatımın yönünü belirlemesine izin vermemeyi öğreniyorum. Bugün bildiğim şu: Her şeyi kontrol edemem, her şeyi anlamlandıramam, her kırgınlığı iyileştiremem ve kapanan her kapıyı yeniden açamam. Ama kendime açılan kapının önünde ömür boyu beklemek zorunda da değilim. Çünkü bazen teslimiyet, kapının kendiliğinden açılmasını beklemek değil; çalan elin de açacak elin de sana ait olduğunu bilerek elini kapının koluna götürmektir.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Kendi Zamanımın Güzelliği…

Daha ne kadar davetkâr olabilir ki bir yer. Hayatımın tam merkezinde gezintideyim bugün. Kitap kafelerin büyüsüne oldum olası hayranlığım düşkünlüğüm ayrı bir zaafım var. Başka

Yazılarım

Kitaplarla Hemhâl Olmak…

İstanbul’un kitap kafelerinde başka bir zaman akıyor sanki. Şehrin görkemi, sokakların telaşı, tarihin iç içe geçtiği o kendine has doku; bir de bütün bunların arasına

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!