Çok değerli öğretmenlerim oldu; bazıları gerçekten öğretmenimdi, bazıları dostlarım, bazıları yollar, bazılarıysa başıma geldiğinde hiç de öğretici görünmeyen şeyler. İnsan büyüdükçe kimden ne öğrendiğini başka türlü anlıyor ve ben uzun zamandır “keşke”yi, şikâyeti kendimden mümkün olduğunca uzak tutmaya çalışıyorum. Hayat hikâyemi yalnızca beni besleyen yollarla bezemek değil niyetim; bana iyi gelmeyen şeylerin de hayatımdaki yerini doğru yere koyabilmek, çünkü her yaşadığımı sevmek zorunda değilim ama yaşanmış olanla ömür boyu didişmek de istemiyorum. Bir zamanlar bütün bunları içimdeki nurla buluşmak diye tarif ederdim, şimdi daha sade söylüyorum: Kendimden fazla uzaklaşmamak, değiştiremediğim yerde kabul edebilmek, değiştirebildiğim yerde cesaret göstermek ve ikisini birbirine karıştırmamak. Bu yılki kamp yolculuğumuzda bir büyüğüm, “Kalbinin ışığıyla yol alanı Yaradan desteksiz bırakmaz,” dedi ve ben bazı cümleleri doğruluğunu kanıtlamak için değil, içimde bıraktıkları his için sakladığımdan bu cümle de benimle kaldı. Belki yazmayı da bu yüzden seviyorum; kalem cevap vermiyor ama sözümü kesmeden, henüz adını koyamadığım duyguların içinden geçmeme izin veriyor.
İzmir’den ayrı kaldığım on günün içinde üç günlük kısa bir eğitime katıldım, dostlarla uzun sohbetler ettim ve hayatta olduğum için şükredebileceğim ne çok şey bulunduğunu yeniden hatırladım. Büyük şeyler değildi hepsi; güzel bir söz, dar zamanda uzanan bir el, beklemediğim bir nezaket ya da yanında hiçbir şey söylemeden duran biri gibi küçük insanlık hâlleriydi. Dün gece Gizem, “Herkes değerleri için bedeller ödüyor,” dedi ve ben o cümlenin ardından gerçekten neye değer verdiğimizi, onun için neyi göze alabildiğimizde mi anladığımızı düşündüm. Eskiden böyle cümlelerin peşinden hemen bir anlam arardım ama artık her zorluğun içinde gizlenmiş bir mesaj olduğundan emin değilim; bazen zor olan yalnızca zor, kayıp yalnızca kayıp ve insanın canı bundan büyük bir anlam çıkarmasına gerek olmadan da yanabiliyor. Yine de yaşadıklarımın bende neye dönüştüğüne bakmayı önemsiyorum, çünkü başıma gelen her şeyi seçemesem de onların içimden geçerken beni neye dönüştürdüğüne bütünüyle kayıtsız kalmak istemiyorum. Belki kalbimin masumiyeti dediğim şey de hiç incinmemiş olmak, insanların hep iyi olduğuna inanmak ya da kötülüğü görmemek değil; gördüğüm hâlde ona benzememek, incindiğim hâlde bütün kapıları kapatmamak ve birinin yaptığı iyiliği hâlâ fark edebilmek. Kalbin masumiyeti, hayat hakkında hiçbir şey bilmemek değil belki; bunca şey öğrendikten sonra bile kalbini bütünüyle sertleştirmemek.
Teşvikiye’de sıcak bir akşamdı; bir restoranda piyano çalarken müziği dinliyor ve birden hayallerimin değiştiğini düşünüyordum. İnsan yıllarca istediği bir şeyi artık istemediğini fark ettiğinde, kısa bir an için kim olduğunu da şaşırıyor; çünkü bazen kendimizi hayallerimizle tarif ediyoruz ve hayal değiştiğinde geriye “Peki şimdi ben kimim?” sorusu kalıyor. Belki büyümek biraz da eski hayallerine sadakatsizlik edebilmeyi göze almak, bir zamanlar istediğin hayatı artık istemediğini kendine itiraf edebilmek ve bundan utanmamak. Yeni bir seneye doğru süzülürken içimdeki hafiflik her şeyi çözdüğümden değil, bazı şeyleri çözmek zorunda olmadığımı nihayet anlamaya başlamamdan geliyor. Koşulsuz sevginin kapıları açılsın isterim hâlâ ama bunun kendime bakmadan, yanlışlarımı ve karanlığımı görmeden kendimi koşulsuzca onaylamak olmadığını artık biliyorum. Kendime de bakacağım, yanlışlarıma da, karanlığıma da ve bütün bunların arasında kalbimde hâlâ iyi bir şey bulursam onu koruyacağım. Çünkü bunca yolun, insanın, vedanın ve başlangıcın ardından kendimde en çok kaybetmek istemediğim şey, dünyanın beni hiç incitmemiş olması değil; incindiğim yerlerden başkasını incitecek biri olarak çıkmamak. Belki kalbimin masumiyetini korumak da tam olarak budur: Hayatı artık daha iyi tanırken, yine de güzel olana inanabilecek bir yerimi kendimde saklı tutmak.
Evrim Onuk




