İç Alan Farkındalığı…

Başkalarının kelimeleri seni kolaylıkla yönetebiliyorsa, bir süre sonra hayatındaki hemen her şey seni yönetmeye başlayabilir. Çünkü insanın özgürlüğü yalnızca istediği yere gidebilmesinde değil, kendisine yöneltilen her söze cevap vermek zorunda olmadığını fark etmesinde saklıdır. Bazen en büyük güç, sakin kalabilmektir.

Sana söylenen her sözü içine aldığın, her davranışı kendinle ilişkilendirdiğin ve her incinmenin ardından duygusal bir karşılık vermek zorunda hissettiğin sürece, kendi iç dünyanda başkalarına gereğinden fazla yer açarsın. Oysa her söz cevap istemez. Her davranış açıklama gerektirmez. Her gidişin peşinden koşulmaz. Ve her sessizlik doldurulmak zorunda değildir.

Bunu yavaş yavaş öğreniyorum. Beni inciten her şeye anında tepki verdiğimde, aslında duygularımın anahtarını bir başkasının eline bıraktığımı fark ediyorum. Karşımdakinin bana nasıl davranacağını, beni nasıl anlayacağını, hangi kelimeleri seçeceğini ya da sevgisini hangi biçimde göstereceğini kontrol edemem. Ama kendi cevabımı seçebilirim. Bir olayın içimde ne kadar yer kaplayacağına, ona hangi anlamı vereceğime ve ne kadarını üzerime alacağıma karar verebilirim.

Belki insanın gerçek özgürlüğü de tam burada başlıyor: Başkalarını kontrol etmekten vazgeçip kendi iç alanının sorumluluğunu almakta. Çünkü zamanla şunu da öğreniyorum: Bir insanın bana karşı sergilediği davranış her zaman benim değerim hakkında bir şey söylemez. Bazen bir insanın öfkesi onun yaralarını, kabalığı onun sınırlarını, sevgisizliği ise sevgiyi taşıyabilme kapasitesini anlatır. Her şeyi kendimizle ilgili sanmak, dünyanın merkezinde olduğumuzu düşünmenin başka bir biçimi belki de.

İnsanların davranışlarını kişiselleştirmemeyi öğrendiğimizde, onların bize bıraktığı yükleri de taşımamaya başlıyoruz. Kendimizi korumak için yıllar boyunca inşa ettiğimiz kalkanlar var bir de. Bir daha kırılmamak için mesafeler koyuyor, daha az güveniyor, daha az anlatıyor, daha az hissediyoruz. Sonra bütün bunlara “güçlü olmak” diyoruz.

Oysa insan bazen kendisini korumaya çalışırken kendi kalbine ulaşamayacak kadar kalın duvarlar örüyor. Ve günün birinde fark ediyor: Kalkan yalnızca saldırıyı dışarıda tutmuyor. Sevgiyi de.

Kendimizi sevebilmek için belki yeni savunmalar edinmekten çok, artık ihtiyacımız olmayanları yavaş yavaş bırakmamız gerekiyor. Çünkü karşımdakine sertleşmemin, daha tepkisel davranmamın ya da kendimi daha güçlü göstermemin gerçekte hiçbir şeyi değiştirmediğini öğreniyorum. Benim savunmam, bir başkasına sevmeyi öğretmiyor. Öfkem, ona saygıyı öğretmiyor. Kendimi defalarca açıklamam, beni anlamaya niyeti olmayan birine anlayış kazandırmıyor.

Bazı şeyler bizim çabamızla düzelmiyor. Ve bunu kabul etmek yenilmek değil. Aksine, insanın kendi sınırlarını tanımasının en sessiz biçimlerinden biri. Bazen hayatın kendi akışına izin vermek gerekiyor. Gitmek isteyeni zorlamamak. Her vedanın arkasından bir açıklama beklememek. Her yarım kalmış hikâyenin son cümlesini bulmaya çalışmamak. Her “neden”in peşinden koşmamak. Çünkü bazı cevaplar geldiğinde bile hiçbir şeyi değiştirmiyor. Bazılarıysa hiç gelmiyor.

Belki olgunlaşmak biraz da cevapsız kalabilmeye tahammül edebilmek. Dışarıda ne olduğuna sürekli bakmak yerine, içeride ne olduğuna dönmek… “Bana bunu neden yaptı?” sorusundan önce, “Bu bende neye dokundu?” diye sorabilmek. “Beni neden anlamadı?” yerine, “Ben kendimi ne kadar duyuyorum?” diyebilmek.

İç alan farkındalığı benim için giderek buna dönüşüyor. Dünyadan kaçmak değil; dünyanın gürültüsü içinde kendi sesimi kaybetmemek. Hiçbir şey hissetmemek değil; hissettiğim her şeyin peşinden sürüklenmemek. Sessiz kalmak değil; ne zaman konuşacağımı, ne zaman susacağımı ve ne zaman yürüyüp gideceğimi seçebilmek.

Ve belki en önemlisi, hayatın her anına müdahale etmek zorunda olmadığımı öğrenmek. Bazı şeyleri düzeltmeden… Bazı insanları ikna etmeden… Bazı soruların cevabını bulmadan… Sadece var olabilmek.

Çünkü insan bazen hayatını değiştirmek için daha fazla şey yapmaya değil, her şeyi değiştirmek zorunda olduğu düşüncesinden vazgeçmeye ihtiyaç duyuyor.

Ben de şimdi bunu öğreniyorum: Dışarıdaki dünyayı susturmaya çalışmak yerine, içeride kendime sessiz bir yer açmayı.

Ve hiçbir şeyi değiştirmek zorunda olmadan var olabilmenin o sade, derin hazzını.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Satır Araları…

Geçtiğimiz birkaç günü ağır bir soğuk algınlığının içinde, hasta geçirmemiş olsaydım bugün kitabım için İstanbul’a doğru yola çıkıyor olacaktım. Cumartesi günü edebiyat editörümle yapacağımız görüşme,

Yazılarım

Hoş Geldin Yeni Yaşım…

Bir yılı geride bıraktım mı sahiden? Virajları, kasisleri, durakları, yürüdüğüm patikaları, koştuğum sokakları… Ondan emin değilim. Ama bugün kutlamaya değer bir yaşı daha arkamda bırakıyorum.

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!