Her şey Dengede Güzel…

En sevdiğim dakikalar… Güzel bir kitabın başlangıcı ve enfes bir kahveden alınan ilk yudum. Bu hafta da böyle başladı; defterimi açtım, biraz döküleyim diye. Sabahları seviyorum, çünkü dün henüz tam olarak bitmemiş, bugün de bütün ağırlığıyla başlamamış oluyor; arada kahveye, deftere ve sessizliğe yetecek kadar küçük bir boşluk kalıyor. Uzun zamandır sabahları meditasyona oturuyorum; bazı sabahlar kolay, bazılarında ise zihnim benden önce uyanmış oluyor ve düşünceler, yapılacaklar, söylenenler, söyleyemediklerim, dün ve yarın birbiri ardına içeri giriyor. Eskiden meditasyonu zihnimi susturmak sanırdım, şimdi ondan böyle bir şey beklemiyorum; düşünce geliyor, fark ediyorum, bazen peşinden gidiyorum, sonra nerede olduğumu hatırlayıp nefese, bedene ve oturduğum yere dönüyorum. Yoga eğitmenliği sırasında Zeliha Hoca bir gün bana, yıllarca meditasyona oturup hiçbir sonuca ulaşamayabileceğimi, sonra tek bir saniyede her şeyin değişebileceğini söylemişti; ardından bütün bu ruhani çalışmalar bir yere varmak için yapılıyorsa insanın varmak istediği yere hiçbir zaman ulaşamayabileceğini eklemişti. O zaman bu sözün tamamını anlamış mıydım, bilmiyorum ama bugün daha çok seviyorum; çünkü insan kendisini geliştirmeye başladığında bunun da hırsına kapılabiliyor ve “Daha sakin, daha bilinçli, daha dengeli, daha şefkatli, daha farkında olmalıyım.” derken kendisini başka bir yarışın içinde bulabiliyor. “Daha” kelimesinin sonu yok; insan bir süre sonra kendi hâliyle yetinmeyi unutup henüz olmadığı bir versiyonunun peşinden koşuyor, oysa belki bazı pratiklerin inceliği bizi başka birine dönüştürmelerinde değil, dağıldığımızı fark edip bulunduğumuz yere yeniden dönebilmeyi öğretmelerinde saklı.

Bu hafta sonu üç gün Çeşmeköy’deyim; doğanın içinde, nefesimin değiştiğini hissettiğim yerlerden birinde ve bazen rutinden çıkmayı, saatleri unutmayı, başka bir yerde uyanmayı, kahvaltının saatini önemsememeyi, planı bozmayı ve biraz avarelik etmeyi çok seviyorum. Sonra eve dönüp kendi düzenimi bulmayı da aynı ölçüde seviyorum; sabah kahvemi, defterimi, kitaplarımı, meditasyonumu ve hayatımın içine yerleşmiş o tanıdık küçük alışkanlıkları. Bir zamanlar özgürlüğün rutinsizlik olduğunu düşünürdüm, şimdi rutinin de insanı özgürleştiren bir tarafı olduğunu görüyorum; her sabah yeniden karar vermek zorunda olmadığın birkaç küçük şey, zihninde hayatın geri kalanına yer açabiliyor. Her şey dengede güzel galiba: Kalabalık kadar yalnızlık, yol kadar ev, konuşmak kadar susmak, gitmek kadar dönmek, disiplin kadar avarelik, tutunmak kadar bırakmak. Ama denge dediğim şey artık terazinin iki kefesini her sabah kusursuzca eşitlemek değil; bazen çok çalışıyorum, bazen hiçbir şey yapmak istemiyorum, bazen insanlara ihtiyacım oluyor, bazen kapımı kapatıyorum, kimi gün yol çağırıyor, kimi gün ev ve bunların hiçbirini diğerinin karşıtı olarak görmüyorum. Belki denge hiç savrulmamak değil, savrulduğunda dönebileceğin yeri bilmek; benim için o yer bazen bir nefes, bazen evimdeki masa, bazen birkaç satır, bazen de yalnızca bildiğim bir sabah ritmi. Bu arada kış kitaplarım teşrif etti; hepsini yan yana dizdim ve hiçbirinin aynı şeyi söylemediğini bildiğim hâlde hepsine aynı merakla bakıyorum, çünkü yıllar geçtikçe her şeyi bildiğini sanan birine dönüşmektense bir kitabın ilk sayfasında hâlâ heyecanlanabilen biri olmayı seviyorum. İçimdeki o payidar merakın hâlâ yerinde olması bana iyi geliyor; sabah ışığını fark edebilmek, kahvenin ilk yudumunu önemsemek, bir yere giderken yalnızca varacağım yeri değil yolu da sevebilmek ve güzel olanı, kötü olanın varlığı yüzünden gözden kaçırmamak benim için şükrün giderek daha sade ama daha sahici hâline dönüşüyor.

Bu haftayı eskiden yaptığım gibi bir olumlamayla kapatmak geliyor içimden ama cümlelerim artık biraz değişti: Hayat, sen büyüksün; ben küçüğüm ve bununla bir meselem yok. Her şeyi anlayamıyorum, her şeyin neden olduğunu bilmiyorum; verdiklerinin hepsini ödül, vermediklerinin hepsini ders, karşıma çıkan her şeyi de beni daha iyi birine dönüştürmek üzere hazırlanmış bir işaret saymıyorum artık. Buna rağmen sabah oluyor, kalbim atıyor, bir kitabın ilk sayfası açılıyor, kahvenin ilk yudumu hâlâ güzel geliyor ve sevdiğim insanlar, dönebildiğim bir ev, çıkabildiğim yollar, bazen dağılan ama yönünü yeniden bulabilen bir zihnim var. Bunların hiçbirini küçümsemiyorum; çünkü hayatın kıymetini bilmek için onun kusursuz olması gerektiğine inanırsam, şükretmek için muhtemelen çok uzun süre beklemem gerekir. Belki olgunlaştıkça değişen şey hayatın kendisi değil, ona yönelttiğimiz talep; artık her şeyin aynı anda yerli yerinde olmasını değil, yerinden oynayan bir şey olduğunda neyin hâlâ sağlam durduğunu görebilmeyi önemsiyorum. Denge de benim için giderek buna benziyor: Her gün aynı kadın olmak değil, değişen günlerin içinde hangi ritmin bana ait olduğunu unutmamak. Bazen yol, bazen ev; bazen uzun bir sohbet, bazen sessizlik; bazen disiplin, bazen avarelik ve hepsinin arasında kendi hayatımın temposunu başkasının ölçüsüyle tartmadan yaşayabilmek. O yüzden bugün büyük bir sonuç çıkarmıyorum; önümde kitabım, yanımda kahvem, birazdan başlayacak bir gün ve içimde hâlâ merak edebilen bir kadın var. Teşekkür ederim. Bugünlük bu kadar; çünkü bazen denge, daha fazlasını istemeden önce elindekinin ağırlığını ve kıymetini doğru tartabilmektir.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

İstanbul…

Uzun satır aralarım yok bu yazımda. Yalnızca birkaç kelimeyle, bu fotoğrafın bende bıraktığı etkiyi unutmamak adına buraya çivilemek istiyorum… Tam yedi gece, sekiz gün. Sancılı

Yazılarım

Deniz…

İnsan gözleriyle koca bir denizi kucaklayabilir, martılarla konuşabilir, gece olduğunda gökyüzündeki yıldızları öpebilir. Kalbiyle şiir okuyabilir, kitaplarla el ele tutuşabilir. Hem yağmuru hem güneşi aynı

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!