Beklenmeyen Ağrı…

Havanın güzel olduğu, balkon kapısını açık bıraktığım bir sabah. Mutfakta kahvemi hazırlıyorum. Müzik çalıyor. Sıradan, güzel bir gün başlayacak gibi. Sonra birden ağrı geliyor. Olduğum yere kıvrılıyorum. Acı eşiğimin yüksek olduğunu düşünürüm hep. Ama bunun başka bir şey olduğunu daha ilk anda anlıyorum. Normal değil. Nefes almakta zorlanıyorum. Ne yapacağımı bilmiyorum. Bir süre öylece kalıyorum. Sonra toparlanıyorum. İnsan bazen korktuğunda ne kadar tuhaf davranıyor. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarparken çantamı alıp evden çıkıyorum. Sakinim. Ve çok korkuyorum. İkisi aynı anda olabiliyormuş. Arabaya biniyorum. Ağrı bastırdıkça zihnim konuşmaya başlıyor. Keşke taksi çağırsaydım. Saate bakıyorum. Arya’yı okuldan almama daha çok var. Yetişirim, diyorum. İnsan bazen kendi bedeninden korkarken bile bir başkasının saatini düşünüyor. Sonra zihnimi susturmaya çalışıyorum. Olmuyor. Bir süre sonra yeniden başlıyor. Ve bütün o telaşın ortasında arkadaşlarımdan birini aramak aklıma bile gelmiyor. Bu ayrıntıyı sonradan düşündüm. Neden? İnsan gerçekten korktuğu bir anda bile neden yardım istemeyi düşünmez? Ben uzun yıllar her şeyi kendim yapabilmeyi marifet saydım. Hayatımı kimseye ihtiyaç duymadan sürdürebilmeyi. Düşersem kalkmayı. Bir sorun varsa çözmeyi. Bir yere gidilecekse arabaya binip gitmeyi. “Ben hallederim.” Ne çok söyledim bu cümleyi. Belki gerçekten hallettim de. Ama insanın kendi hayatını taşıyabilecek kadar güçlü olmasıyla, her şeyi tek başına taşımak zorunda olduğuna inanması aynı şey değilmiş. Güç dediğimiz şeyin içine yıllarca ne çok yanlış anlam yerleştiriyoruz. Dayanmak. Susmak. Devam etmek. Kimseyi yormamak. Kimseye ihtiyaç duymamak. Oysa bazen insanın kendisine yapabileceği en büyük iyilik, yükünü birkaç dakikalığına başka birinin eline bırakabilmek.

Bunu bedenim durunca daha iyi anladım. Geçirdiğim operasyonun ardından hastanede, sonra evde yatarken uzun uzun düşündüm. Bir bardak suyu birinden istemek. Bir şeyi uzatmasını beklemek. Bir yere kendi başına gidememek. Günlük hayatın içinde üzerinde bile durmadığın küçücük hareketlerin bir anda mümkün olmaması. İhtiyaç hâlinde olmak beni ne kadar huzursuz ediyormuş. Bunu bilmiyordum. Belki biliyordum da adını koymamıştım. Güçsüz görünürsek bir şey kaybedecekmişiz gibi yaşıyoruz bazen. Sanki hayat yalnızca ayakta duranlara ait. Durursan geride kalacaksın. Yetişemezsen unutulacaksın. Yardım istersen eksileceksin. Oysa birkaç gün boyunca hiçbir yere yetişemedim. Hayat devam etti. Ben de. Sağlık söz konusu olduğunda insanın birden olgunlaştığını söylemeyeceğim. Hastalık ya da ağrı kimseye otomatik olarak bilgelik vermiyor. Acının kendisinde yüceltilmesi gereken bir taraf olduğunu da düşünmüyorum. Ama beden, zihnin bütün maharetine rağmen susturamadığın bir şey söylüyor. Bazen “Dur,” diyor. Bazen yalnızca “Buradayım. Beni de hesaba kat.” Ben uzun süre bedenimi, zihnimin istediği her yere götürecek sadık bir araç gibi kullandım belki. Yoruldum, devam ettim. Canım istemedi, yaptım. Bir şey ağrıdı, geçer dedim. Yapılacaklar varsa yaptım. Yetişilecek yerler varsa yetiştim. Sonra bir sabah, mutfakta kahvemi hazırlarken beden bütün planların ortasına kendi cümlesini koydu. İtiraz edemeyeceğim kadar açık, erteleyemeyeceğim kadar güçlü bir cümleydi. Ve galiba ilk kez bedenimin bana engel olmadığını; benim de ondan ayrı bir şey olmadığımı bu kadar belirgin hissettim. Hayatımı yalnızca zihnimle yaşamıyorum. Gücüm yalnızca irademden ibaret değil. Bazen bedenin sınırı da insanın sınırı. Ve sınır, her zaman aşılması gereken bir şey değil.

Şimdi birkaç gündür daha yavaşım. Hareket edememek zaman zaman zorluyor beni. Ama neşem yerinde. Sakinim. Sade. Dingin. Ve ilk kez telaşsız olmaktan rahatsız olmuyorum. Dışarıya kapanınca içime açılanlardanım ben. Her gün birkaç satır yazıyorum. Yazmak benim için hâlâ nefes almak gibi. Bazen bir manzaraya bakıp onu gerçekten görmek gibi. Bazen sevdiğin bir melodiyi yalnızca duymayıp ritmini de fark etmek. İnsan kötü hissettiğinde hemen iyi olmak istiyor. Bir an önce eski hâline dönmek. Yeniden ayağa kalkmak. Kaldığı yerden devam etmek. Ben de istiyorum elbette. Ama bugün kendimden bunu bile istemiyorum. İyi olmak zorunda değilim. Şimdilik daha kötü olmamak da yeter. Biraz dinlenmek. Biraz okumak. Biraz yazmak. Birinden yardım istemek gerekirse istemek. Ve bunu kendime dair bir eksiklik saymamak. Çünkü artık gücü yalnızca kendi başına ayakta kalabilmekte aramak istemiyorum. Gerektiğinde yaslanabilmek de güç. Durabilmek de. “Bugün yapamayacağım,” diyebilmek de. Kendine karşı hoyratlaşmadan hayatın içinde kalabilmek de. Belki insanın kendisine gösterdiği zarafet tam olarak burada başlıyor. Her koşulda dimdik durmaya çalışmakta değil; hangi gün yürüyeceğini, hangi gün oturacağını, hangi gün bir el uzatacağını bilmekte. Ben bugün oturmayı seçiyorum. Kahvem var. Okunacak çok satırım. Yazacak birkaç cümlem. Ve acelem yok. Hayat bir yere kaçmıyor. Ben de hiçbir yere yetişmek zorunda değilim. Bugünlük bu kadarı bana yeter.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Satır Araları…

Geçtiğimiz birkaç günü ağır bir soğuk algınlığının içinde, hasta geçirmemiş olsaydım bugün kitabım için İstanbul’a doğru yola çıkıyor olacaktım. Cumartesi günü edebiyat editörümle yapacağımız görüşme,

Yazılarım

Hoş Geldin Yeni Yaşım…

Bir yılı geride bıraktım mı sahiden? Virajları, kasisleri, durakları, yürüdüğüm patikaları, koştuğum sokakları… Ondan emin değilim. Ama bugün kutlamaya değer bir yaşı daha arkamda bırakıyorum.

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!