Sakin…

Tetiklendiğin durumlarda dürtüsel davranmamak büyük meziyet; bana göre insanın kendi üzerindeki emeğinin en belirgin göstergelerinden biri. İçinden bir alev topu yükselirken nefesinle kalabilmek, sonradan pişman olacağın ilk tepkiyi vermemek ve zihnindeki en yüksek sesin dikte ettiğini değil, içindeki bütün sesler biraz sakinleştikten sonra geriye kalanı seçebilmek… Bunun huzuru da faydası da büyük. Çünkü insan zamanla öğreniyor ki her his davranışa, her öfke söze, her kırgınlık hesaplaşmaya ve her tetiklenme tepkiye dönüşmek zorunda değil; bazen yalnızca hissediyor, bekliyor, nefes alıyor ve geçmesine izin veriyorsun. Ve lakin bazen öyle anlar geliyor ki bütün bunları yapmamayı da seçiyorsun; kan beynine sıçradığından ya da kontrolünü kaybettiğinden değil, karşındaki durumun yıllarca emek verdiğin o sonsuz anlayışı, ölçülü cümleleri ve kusursuz olgunluğu hak etmediğini düşündüğün için. İnsanın içinden son derece filtresiz bir “Başlarım olgunluğuna da…” geçiyor ve ben artık bunun da insana ait olduğunu düşünüyorum; çünkü olgunlaşmak hayatın karşısında tepkisizleşmek, her şeyi sineye çekmek ya da hiçbir şeyin sana dokunmadığı bir mertebeye ulaşmak değil. Fakat tam burada çok ince bir çizgi var: Kendine sahip çıkmakla karşındakini cezalandırmak, sınır koymakla incitmek aynı şey değil ve “Ben böyle hissettim.” demek verdiğimiz her tepkiyi kendiliğinden doğru hâle getirmiyor. Söylediğim söz benim, sesim benim, tavrım benim; karşımdakinin yaptığı şey bunları açıklayabilir ama sorumluluğunu benden alamaz.

Belki hayatın sorumluluğunu almak dediğimiz şey de tam burada başlıyor; başımıza gelen her şeyin bizim seçimimiz olduğunu düşünmüyorum, çünkü hayat bazen hiç çağırmadığımız insanları, olayları, kayıpları ve değişimleri getiriyor, üstelik bir başkasının iradesini yönetme kudretimiz de yok. Birinin bizi sevmesini, bize sadık kalmasını, bizi anlamasını, bizim kadar emek vermesini ya da bizim istediğimiz insana dönüşmesini sağlayamayız; fakat hangi davranışa hayatımızda yer vereceğimiz, nerede kalacağımız, nereden ayrılacağımız ve neyin karşısında sınır çizeceğimiz konusunda söz hakkımız var. Benim için irade biraz burada başlıyor: Hayatı yalnızca başımıza gelen bir şey gibi seyretmek yerine değiştirebildiğimiz yerlerde onun içine karışmakta, kısmet ayağımıza gelsin diye beklemek yerine yürümekte, niyet etmekte ve sonra o niyetin gerektirdiği adımı atmakta. Çünkü niyet eyleme değmediğinde güzel bir düşünce olarak kalıyor; ben artık mucizelerin yalnızca beklenmesi gerektiğine inanmıyorum, bazılarının peşinden yürümek ve istediğin hayatın küçücük de olsa bir parçasını bugün kurmak gerektiğini düşünüyorum. Sevgi istiyorsan sevginin dilini öğrenmek, saygı istiyorsan saygısızlığa razı olmamak, huzur istiyorsan seni sürekli huzursuz eden şeylerle arana mesafe koyabilmek ve değer görmek istiyorsan kendi değerinin ölçüsünü bütünüyle bir başkasının eline bırakmamak… Vuku bulmasını istediğin ne varsa yapabildiğin kadarıyla onun tarafında durmak ama bunu yaparken kendi kudretinin sınırını da bilmek gerekiyor; sen kendi tarafını değiştirebilirsin, karşındakinin tarafını değil. Belki özgürlük de biraz bunu kabul ettiğinde başlıyor: Seni seçmeyeni seçtiremeyeceğini, gitmek isteyeni tutamayacağını, anlamak istemeyene kendini sonsuza kadar anlatamayacağını bilmek ve bütün bunları kişisel bir yenilgiye dönüştürmeden kendi kararını verebilmek.

Bana göre asıl güç korkunun hiç olmamasında değil, korkuya rağmen yürüyebilmekte; endişelenmemekte değil, endişenin hayatının direksiyonuna geçmesine izin vermemekte. İnsan yalnızca güzel duygularından oluşmuyor; öfkesi, korkusu, kırgınlığı ve sınırları da ona ait ve mesele bunları yok etmekten çok, hangisinin ne zaman söz sahibi olacağını ayırt edebilmek. Bazen bütün o duyguların içinden güçlü bir ses yükseliyor ve bu kez susmayı kabul etmiyor; eğer verdiğin tepkinin amacı karşıdakini yaralamak değilse, tavrın intikamdan değil sınırından geliyorsa, o sesi yalnızca “olgun” görünmek uğruna susturmak da bana artık pek erdemli gelmiyor. O zaman konuşmak, sınırını göstermek, gerekirse aynayı tutmak gerekiyor; fakat aynayı karşındakini çirkin göstermek için değil, sen artık gördüğün şeyi görmemiş gibi davranmak istemediğin için tutmak. Çünkü bazen olgunluk susabilmek, yürüyüp gitmek ve hiç cevap vermemektir; bazen de bütün sakinliğinle karşındakinin gözlerinin içine bakıp “Hayır. Buraya kadar.” diyebilmektir. Hangisinin doğru olduğunu her zaman önceden bilemeyebiliriz ve belki bazen yanılırız da; fakat yetişkinliğin zarafeti biraz da yanılma ihtimalini kabul ederek kendi sözünün sorumluluğunu taşıyabilmekte. Artık kendimden kusursuz bir sükûnet beklemiyorum; yalnızca sustuğumda da konuştuğumda da bunu hangi yerden yaptığımı bilecek kadar kendime karşı açık olmak istiyorum. Çünkü insanın iradesi her şeyi kontrol edebilmesinde değil; kontrol edemediği onca şeyin arasında kendi payını tanımasında ve o payın sorumluluğunu başkasına bırakmamasında saklı.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Kendi Zamanımın Güzelliği…

Daha ne kadar davetkâr olabilir ki bir yer. Hayatımın tam merkezinde gezintideyim bugün. Kitap kafelerin büyüsüne oldum olası hayranlığım düşkünlüğüm ayrı bir zaafım var. Başka

Yazılarım

Kitaplarla Hemhâl Olmak…

İstanbul’un kitap kafelerinde başka bir zaman akıyor sanki. Şehrin görkemi, sokakların telaşı, tarihin iç içe geçtiği o kendine has doku; bir de bütün bunların arasına

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!