Geçtiğimiz birkaç günü ağır bir soğuk algınlığının içinde, hasta geçirmemiş olsaydım bugün kitabım için İstanbul’a doğru yola çıkıyor olacaktım. Cumartesi günü edebiyat editörümle yapacağımız görüşme, önümüzdeki haftaya kaldı. İçimde kelebeklerin uçuştuğu, tuhaf ama güzel bir heyecanın eşlik ettiği süreçten geçiyorum. Uzun yıllardır yazdığım “Satır Araları” nın artık bir editörün masasından geçecek olması, düşündüğümden çok daha başka, çok daha tatlı bir telaşmış. Yazdığım her metnin yalnızca imla ve noktalamaları açısından değil; kitabın bütünlüğü, metinlerin sıralaması, tekrarlar, giriş, gelişme sonuç dengesi ve her bir yazının okur karşısındaki konumu bakımından yeniden değerlendirilecek olması, benim için tarif etmesi güç, neredeyse şairane bir duygu sanki yeniden âşık olmak gibi. Editör çalışmasının ardından yayınevi başvuru dosyasının hazırlanmasına başlanacak. Önümde uzun ama bir o kadar da heyecan verici bir yol var. İstanbul seyahatlerim de bundan sonra daha çok sıklaşacak. Ve ben, yıllardır kendi dünyamda yazdığım satırların artık benden çıkıp başka gözlerle, başka zihinlerle buluşacak olmasının tarifsiz mutluluğunu yaşıyorum.
İstanbul’da yaşayan bir arkadaşım yıllarca hep aynı şeyi söylerdi bana: “Bitir artık şu romanını. İnatla yıllardır yazıp bitirmek istemediğin romanını bitir.” Romanım hala bitmedi. Belki de onu tamamlamak için önce küçük bir heyecana, bir tür ön hazırlığa ihtiyacım vardı. Bu yüzden romandan önce, bir kadının kendi iç yolculuğunda yaşadığı duygu paletini yıllar boyunca satırlara döktüğüm yazılarımı bir araya getirip kitaplaştırmakla başlamak istedim. Romanı da elbet bitireceğim. Çünkü her şeyin bir zamanı olduğuna çok inanıyorum. “Olmaz,” dediğin olur; “Yapmam,” dediğini bir gün, hiç hesapta yokken yaparken bulursun kendini. Ne kadar uğraşırsan uğraş, zamanı gelmemiş olanın önünde hep bir engel belirir. Olması gereken ise vakti geldiğinde su gibi akıp kendi yolunu bulur. Belki de bazı şeyleri oldurmaya çalışmamak, bazılarını da yarım kalmış saymamak gerekir. Çünkü belki de hiçbir şey gecikmiyordur; yalnızca kendi vaktini bekliyordur.
Bitmeyen hiçbir şey yok bu dünyada. Biz de dahil. Biz bitene kadar hayat, sürekli biten ve yeniden başlayan döngülerden ibaret. İsmimiz gibi bildiğimiz ama hiç bilmiyormuşuz gibi yaşadığımız o basit hakikat. Acı, hüzün, burukluk; hepsi geçecek. Kutsallaştırdığımız aşklardan, emek emek büyüttüğümüz hayallerden, insanlardan geçeceğiz. “Sensiz yapamam,” dediğimiz kişiler bile bir gün birer anıya dönüşecek. Çünkü hayat böyle; gelip geçilen bir yer. Her yerden, herkesten, her şeyden. Bize ayrılan zamanda yaşadığımız her şeyin içinden hakkıyla geçebilmek. Başlangıçlara cesaretle, vakti geldiğinde hayatın önümüze açtığı yeni yola direnmeden yürüyebilmek. Ben, kendime kitaplardan bir dünya kurmuş, hayatı biraz da o dünyanın içinden okuyarak büyümüş bir kadın olarak bugün şuna daha çok inanıyorum: Zamanı geldiğinde, olması gereken şeyler büyük bir gürültüyle değil, kendilerine ait çabasız bir sakinlikle gerçekleşiyor. Belki de hayatın en incelikli tarafı tam olarak burada saklıdır. Her şeyi oldurmaya çalışmayı bıraktığımızda, vakti gelen şeyin kendi yolunu bulmasına izin verebilmekte.
Evrim Onuk




