Sevgili Yaz…

Ağustos toparlandı, gitti işte. Deniz, rüzgâr, sessizlik, beyaz kumlar ve bütün bunların insanın ruhuna zerk ettiği o muazzam dinginlik kaldı geriye. Haziran başlarken, “Bu yaza çok inanıyorum,” demiştim. Ne kadar haklıymışım. Tuzlu saçlarımdan, güneşe kavuşmuş tenimden ve yüzüme yerleşmiş o muzip neşeden belli. İyi ki inanmışım. Hayatta ısrarla savunduğum birkaç şey var. Huzurlu yaşamak. Kendi istediğim tempoda çalışmak. Ve kendi zamanıma sahip çıkmak. Galiba sonuncusunu yaş aldıkça daha çok önemsiyorum. Çünkü zaman yalnızca geçen bir şey değil; nasıl geçirdiğin de sana ait. Kime verdiğin. Neye ayırdığın. Nerede hızlandığın, nerede durduğun. Bir başkasının telaşına mı yetiştiğin, yoksa kendi ritminde mi kaldığın. Bunların hepsi zamanla kurduğumuz ilişkinin içinde. Ben kendi zamanımın biraz daha bana ait olmasını seviyorum. Dün gece üç saat boyunca yazmışım. Yazarken fark etmedim. Zaten çoğu zaman böyle oluyor. Bir konu aklıma düşüyor. Ardından bir cümle geliyor. Bazen yalnızca tek bir kelime. Hemen telefonumun notlar kısmını açıyorum. Gece yazarken birden, “Dur, şu kitapta altını çizdiğim bir yer vardı,” diye kalkıyorum. Kitabı buluyorum. Sayfaları karıştırıyorum. Benim bütün kitaplarım çizilidir. Altları çizilmiş cümleler. Kenarlara alınmış küçük notlar. Kıvrılmış sayfalar. Bir zamanlar beni durdurmuş kelimeler. Kitaplarımın kusursuz kalmasını hiç istemedim. Okuduğum belli olsun istiyorum. Ben onlardan geçeyim, onlar da benden. Sonra yıllar geçiyor ve vaktiyle altını çizdiğim bir cümle, hiç beklemediğim bir anda yeniden karşıma çıkıyor. Aynı kelimeler duruyor orada ama onları okuyan kadın artık aynı değil. Belki kitapların en sevdiğim taraflarından biri de bu: Değiştikçe bize başka şeyler söylemeye devam etmeleri.

Yazı konusunda üretken olmayı seviyorum. Bilgisayarımda editlenmeyi bekleyen bir dolu yazı var. Onlardan daha fazla da konu başlığı. Bazıları yalnızca birkaç kelime. Bazıları yarım kalmış bir paragraf. Bazılarıysa ne zaman yazılacağını benden daha iyi biliyor sanki. Sessizce bekliyorlar. Ben de artık zorlamıyorum. Her düşüncenin hemen metne dönüşmesi gerekmiyor. Bazı cümlelerin biraz yaşaması, bazı fikirlerin kendi zamanını beklemesi gerekiyor. Bugün evdeyken kış kitaplarım kargoyla geldi. Sonbaharda okuyacaklarımı dizdim. Romanıma birkaç hikâye daha ekledim. Gün batarken balkonumda bir kadeh Chardonnay yudumladım. Dışarıdaki bütün uğultudan bağımsız bir gün yaşadım. Ne büyük bir şey oldu ne de anlatılması gereken olağanüstü bir şey. Belki tam da bu yüzden güzeldi. Bir günün güzel olması için başına mutlaka unutulmaz bir şey gelmesi gerekmiyor. Bazen kitapların geliyor. Paketleri açıyorsun. Sayfalarına dokunuyorsun. Yazıyorsun. Balkona çıkıyorsun. Güneş batıyor. Şarabından bir yudum alıyorsun. Ve bulunduğun yerde olmak sana yetiyor. Sanırım huzurun gösterişli bir tarafı yok. Hatta çoğu zaman dışarıdan bakıldığında son derece sıradan görünüyor. Ama insan kendi hayatıyla arasındaki mesafeyi azalttıkça o sıradanlığın içindeki zenginliği daha iyi fark ediyor. Benim için iyi yaşamak biraz da bu. Her anı olağanüstü kılmaya çalışmadan, sıradan olanın içindeki güzelliği kaçırmamak. Bir günün içinden geçerken sürekli bir sonrakini beklememek. Kahveyi içerken kahvede, kitabı okurken cümlede, gün batarken o birkaç dakikalık ışığın içinde kalabilmek. Belki zamanına sahip çıkmak dediğim şey de tam olarak bu: Saatleri doldurmak değil, içinde bulunduğun âna gerçekten iştirak etmek.

Sevgili yaz, bu sene bana iyi baktığını yüzümdeki neşeden anlayabilirsin. Ben de sana iyi baktım sanırım. Denizine girdim. Rüzgârında oturdum. Güneşinde ısındım. Sessizliğinde kaldım. Beyaz kumlarını ayaklarımda taşıdım. Ve geçip giderken seni fark ettim. Belki bir mevsime teşekkür etmenin en güzel yolu da budur: İçinden gerçekten geçmiş olmak. Şimdi ağustos gitti. Kitaplar değişiyor. Akşamlar biraz daha erken gelecek. Balkondaki hava serinleyecek. Yazlık elbiseler yavaş yavaş dolabın gerisine çekilecek. Başka kitaplar açılacak. Başka cümleler düşecek aklıma. Ben yine yazacağım. Mevsimler değişirken insanın içinde de küçük yer değiştirmeler oluyor çünkü. Bazı şeyler kapanıyor, bazıları usulca başlıyor. Ben artık her başlangıçtan büyük vaatler, her vedadan büyük anlamlar çıkarmak istemiyorum. Bazen yaz yalnızca yazdır. Güzel geçmiştir. Sana iyi gelmiştir. Sonra vakti dolmuş ve gitmiştir. Ardından el sallamak yeter. Ama senden bana biraz tuzlu saç, biraz güneş, biraz dinginlik ve yüzümde o muzip neşe kaldı. Bir de şu görüntü: İçimde, dışımda, sağımda, solumda, başımın üstünde martılar ve çiçekler. Bazı mevsimler insanın hayatından geçip gider. Bazılarıysa teninde, hafızasında, birkaç cümlesinde biraz daha uzun kalır. Sen onlardan biri oldun. Sana müteşekkirim.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Kendi Zamanımın Güzelliği…

Daha ne kadar davetkâr olabilir ki bir yer. Hayatımın tam merkezinde gezintideyim bugün. Kitap kafelerin büyüsüne oldum olası hayranlığım düşkünlüğüm ayrı bir zaafım var. Başka

Yazılarım

Kitaplarla Hemhâl Olmak…

İstanbul’un kitap kafelerinde başka bir zaman akıyor sanki. Şehrin görkemi, sokakların telaşı, tarihin iç içe geçtiği o kendine has doku; bir de bütün bunların arasına

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!