Dokuz kadınız; doğanın içinde bir yerde el ele tutuşmuş, etrafımıza görünmez bir çember çiziyor ve “Burası bizim,” diyoruz; ne kadar kalacağımızı bilsek de o sınırın içinde neler yaşayacağımızdan henüz hiçbirimizin haberi yok. Dokuzumuz da birbirimizden başka; çemberin içinde Peru, Afrika, Anadolu ve Batı, periler, cadılar, kuşlar, çocuklar, orman, rüzgâr, kristaller, boyalar, fırçalar, tüyler, taşlar, çiçekler, ateş, dolunay, toprak, güneş, yıldızlar ve dokuz ayrı kadının dokuz ayrı hikâyesi var. Birbirimizin gözlerinin içine bakarak konuşuyor, birlikte ağlıyor, birlikte gülüyor, yüzlerimizi boyuyor, kozalak topluyor, şarkılar söylüyor, bir ceviz ağacının çevresinde duruyor ve bazen hiçbir şey yapmadan yalnızca orada kalıyoruz. O günlerde bütün bunları “alan tutmak” diye tarif ediyordum; şimdi daha sade bir karşılığı var benim için: Birbirimize, kimsenin kimseyi düzeltmeye çalışmadığı bir yerde, olduğumuz hâlimizle yer açıyorduk. Çünkü insan kendisini sürekli düzeltilmesi gereken bir proje gibi görmeye başladığında hayat yorucu bir ödeve dönüşüyor; “anda kal, kendini sev, hayır demeyi öğren, bırak, affet, sınır koy” demek kolay ama yıllarca “evet” diyerek yaşamış biri ertesi sabah yalnızca karar verdiği için başka biri olmuyor. İnsan bazı şeyleri önce zihniyle öğreniyor, sonra hayat öğrendiğini sandığı şeyi karşısına çıkarıyor; ben de düştüm, kalktım, bazı düşüşlerden bir şey öğrendim, bazılarının neden yaşandığını ise bugün bile bilmiyorum ve artık her yaşadığımın içinde mutlaka çözmem gereken bir ders aramıyorum.
Hayat her zaman öğretmen değil; bazen yalnızca hayat ama başıma gelenlerle ne yapacağıma, neyi yanımda taşıyıp neyi geride bırakacağıma dair bana ait bir yer olduğuna inanıyorum. Niyet dediğim şey de artık benim için hayattan bir şey “tezahür ettirmekten” çok, hangi yönde yürümek istediğimi kendime hatırlatmak; çünkü güveni bulamayacağımız yerlerde aradığımız, içimizdeki boşluktan kaçmak için insanlara, ilişkilere, işlere ve yollara tutunduğumuz zamanlar hepimizin hayatında olabiliyor. Ben de zamanla kendime yaklaştıkça başkalarına ayırabileceğim yerin daralmadığını, aksine genişlediğini fark ettim; eskiden buna “frekansımın yükselmesi” derdim, bugün ise insanın kendisiyle kavgası azaldıkça dünyayla kurduğu ilişkinin sesinin de değiştiğini düşünüyorum. Kırk yaşıma belki bu yüzden çok anlam yüklemiş, bir kapının açılmasını ve bazı şeylerin nihayet yerine oturmasını beklemiştim; oysa insan bir kez kendisini anlayıp bir daha hiç yanılmıyor, bir kez yolunu bulup bir daha hiç kaybolmuyor. Çember böyle işlemiyor; dönüyor, bazen aynı yere yeniden geliyor ama oraya her defasında aynı kişi olarak varmıyoruz. O dokuz kadını düşündüğümde de en çok bunu hatırlıyorum: Bazen bilge, bazen şımarık, özgür, sessiz, gürültülü, neşeli ya da kırılgan ama birbirimizi sevdikçe kendimiz olmaya biraz daha izin veren dokuz farklı kadındık. Kimse dağ başında aydınlanmadı; zaten mesele de bu değildi, çünkü insanın kendisini yalnızca huzurlu olduğu yerde tanıması kolay, asıl hayat biri sınırını aştığında, işler istediği gibi gitmediğinde, korktuğunda, öfkelendiğinde ya da kaybettiğinde başlıyor.
Uzun zaman yalnızca güzel duygularımı büyütmek istedim; heyecanıma, mutluluğuma ve neşeme yer açarken kalp kırıklığımı, yasımı, öfkemi ve korkumu mümkünse kapının dışında bırakmayı tercih ettim. Oysa mutsuzluk bir başarısızlık değil ve insan her duygunun içinden aynı zarafetle geçemiyor; bazısını bastırıyor, bazısından kaçıyor, bazısında gereğinden fazla kalıyor, bazısını ise ancak yıllar sonra anlayabiliyor. Şimdi bütün bunlara biraz daha ölçülü bakabiliyorum; bir duygunun beni ziyaret etmesiyle hayatımın tamamına hükmetmesi arasındaki farkı ve hiçbir hâlimin tek başına beni tarif etmeye yetmeyeceğini biliyorum. Duyguların geçici olduğunu bilmek acıyı küçültmüyor ama hiçbir mevsimin sonsuza kadar aynı kalmadığını hatırlatıyor; belki insanın kendisine gösterebileceği incelik de tam burada, her hâline aynı hükmü vermemekte saklı. Şimdi yeniden o ilk güne dönüyorum: Dokuz kadınız, el ele tutuşmuşuz ve etrafımıza görünmez bir çember çiziyoruz; o zamanlar bu çemberin bizi dışarıdakilerden koruduğunu düşünmüş olabilirim. Yıllar sonra ise onun bir korunma çizgisinden çok, içinde her hâlimize yer olduğunu hatırlatan bir sınır olduğunu görüyorum; ağlayana da, gülene de, susana da, öfkelenene de, kendisini güçlü hissedene de o gün gücünü yanında bulamayana da. Bugün kendi etrafıma çizdiğim çember de biraz buna benziyor ama artık beni dünyadan ayırmak için değil; ne kadar uzağa gidersem gideyim, hangi hikâyenin içinde bulunursam bulunayım, bana ait olanın sınırlarını unutmamak için var. Belki çember hiçbir zaman kapanmıyor; ben değiştikçe biçimi değişiyor, hayatım genişledikçe o da genişliyor ve merkezinde, bütün hâlleriyle aynı kadın kalıyor.
Evrim Onuk




