Kendimden Kendime…

İnsan yaşayıp yaş aldıkça iki şey çok değişiyor sanki: Gözlerindeki ifade ve hayattan bekledikleri. Bu aralar arkadaşlarıma ara sıra öyle şeyler söylüyorum ki cümle ağzımdan çıktıktan sonra kendi kendime, “Bunu ben mi dedim?” diye soruyorum. Ben dedim. Demek artık böyle düşünüyorum. İnsan ne kadar değişiyor; düşünceleri, ihtiyaçları, beklentileri ve doğru bildikleri… Biz uzun, engebeli yollardan nasıl geçiyorsak yıllar da üzerimizden öyle geçiyor; iz bırakmadan değil. Kırk iki yaşındayım ve uzun yıllar tahmin edilenden çok daha köşeli bir aklım oldu; bakışım sert, fikirlerim netti, bir şeye karar verdiysem kessen değişmem sanırdım. Her işimi kendim yapmakla, düşersem tek başıma kalkmakla, kimseye ihtiyaç duymamakla, cengaver gibi kız olmakla övündüm. Bunların hiçbiri kötü değil elbette; insan kendi ayakları üzerinde durabilmeli, kendi hayatının sorumluluğunu taşıyabilmeli ama bugün geriye dönüp baktığımda her şeyi tek başına yapabilmeyi eskisi kadar büyük bir maharet saymıyorum. Hatta bazı zamanlar bunun güçten çok kendimi kendime kanıtlama çabası olduğunu düşünüyorum: Bakın, yapabiliyorum. Bakın, kimseye ihtiyacım yok. Bakın, düştüm ve yine kendim kalktım. İyi de neden kimseye ihtiyacım olmaması gerekiyordu? Bunu bana kim öğretmişti ya da ben hangi noktada bunu güçle karıştırmıştım? Yardım istemeyi öğrenmek benim için kolay olmadı; başlarda kendime hiç yakıştıramadım, sonra yavaş yavaş yapamayacağım şeyi söyleyebilmeyi, yapmak istemediğimi ifade etmeyi, istesem bile beceremeyeceğim şeyler olduğunu kabul etmeyi öğrendim. Şimdi düştüğümde gerektiğinde yardım istiyor, her şeyi tek başıma halledeceğim diye kendimi paralamıyorum; olmuyorsa olmuyor ve bazen uzanan bir eli tuttuğumda yıllardır tek başıma taşıdığım bir şeyin iki kişiyle ne kadar hafif olabileceğini görüyorum. Bir şeyi tek başına başarabilmek hâlâ çok güzel ama sana uzanan eli tutabilmek de öyle; hatta benim gibi yıllarca gücü kendi kendine yetmek sanmış biri için bazen çok daha zor. Galiba büyüdükçe öğrendiğim şeylerden biri bu oldu: Güç her şeyi tek başına yapabilmek değil; bazen neyi yapamayacağını bilmek ve gerektiğinde hiç utanmadan “Yardım eder misin?” diyebilmek.

Bir de biri sana yardım ettiğinde bunu ömür boyu ödenecek bir borç gibi taşımamak var; belki insanın kendisiyle daha iyi geçinmesi biraz da sürekli güçlü görünmek zorunda olmadığı bir alan açmasıyla başlıyor. Çünkü maksat yalnızca ayakta kalmak değil; insan yaşamak, sevmek, sevilmek ve güvendiği birinin yanında omuzlarını biraz indirebilmek de istiyor. Yıllar geçtikçe yaşadıklarım, gördüklerim ve hissettiklerim nasıl değiştiyse zamanla ilişkim de değişti; ayaklarımın altında hiç durmadan ilerleyen bir bant varmış gibi geliyor bana, içindeyken hareketini pek fark etmiyorsun ama sonra bir sabah dönüp bakıyorsun ve yıllar gerçekten geçmiş. Bazı günler yıllar geçti, bazı yıllar ise bir gün geçmedi; hayat ilerlerken insanın içinde bir yerin aynı zamanda geride kalabildiğini öğrendim. Sonra bir gün aynı sokağa, aynı insana, aynı hatıraya başka gözlerle bakıyorsun ve aynı yoldan yeniden geçsen bile artık oradan aynı kişi olarak geçemeyeceğini kabul ediyorsun. Bizim gibiler için biraz zaman istiyor bunlar; ben kaçmaktansa bağlanmayı, gezmektense yerleşmeyi sevenlerdenim, bir yere, bir insana, bir masaya, bir sokağa, hatta bir kahve fincanına bile alışırım. Sonra hayat “Hadi.” der, ben “Biraz daha.” derim. Galiba zamanla aramızdaki mesele hep buydu; o benden daha aceleci, ben vedaları uzatmayı seviyorum ama zaman benim ikna olmamı beklemiyor. Ayaklarımızın altından usulca kayıyor; bazen hazır olmadığımız hâlde bir mevsimi kapatıyor, bir yüzü uzaklaştırıyor, alıştığımız bir düzeni değiştiriyor ve bizi istemesek de ileriye taşıyor. Eskiden bunu biraz haksızlık gibi görürdüm; şimdi hayatın ilerlemesinin bana danışmamasını kişisel bir mesele yapmıyorum. Çünkü bazı şeylerin bitmesi için benim hazır olmam gerekmiyor ve bazı başlangıçların da benden izin istemediğini artık biliyorum.

Zaman yalnızca aldıklarıyla gelmiyor; giderken insandan bazı şeyleri götürüyor, yerine başka şeyler bırakıyor. Benim köşelerimi aldı mesela; hepsini değil, birazını. Her şeyi bilme hevesimi, her şeyi tek başıma yapma inadımı, bazı insanları, bazı korkuları ve artık bana ait olmadığını fark ettiğim birkaç beklentiyi de beraberinde götürdü. Yerlerine daha yumuşak bir bakış, “Bilmiyorum.” diyebilmenin rahatlığını, uzanan bir eli tutabilme cesaretini ve kendime karşı biraz daha az sert olmayı bıraktı. Belki yılların üzerimizden geçmesi dediğimiz şey tam da bu; yalnızca yaş almıyoruz, bazı hükümlerimiz gevşiyor, bazı ihtiyaçlarımız belirginleşiyor ve bir zamanlar zayıflık saydığımız şeylerin aslında hayatın en insani tarafları olduğunu görmeye başlıyoruz. Sonra aynaya baktığımızda yalnızca yüzümüzdeki değişikliği değil, gözlerimizin dünyaya artık başka türlü baktığını da fark ediyoruz; neye tahammül edeceğimiz, neyin peşinden gideceğimiz, kimleri yanımızda istediğimiz ve ne uğruna kendimizi yormaya değeceği de değişiyor. Benim gözlerim de beklentilerim de değişti. İyi ki değişti. Hâlâ kendi ayaklarımın üzerinde durmayı seviyorum, kendi kararlarımı veriyorum, yükümü taşıyorum ve gerektiğinde tek başıma yürüyebiliyorum; fakat artık gücümü bunları kimseye ihtiyaç duymadan yapabildiğimi kanıtlamak için kullanmıyorum. Hayatın bazı yerlerinde tek başıma yürür, bazı yerlerinde birinin koluna girerim; bazen ben bir el uzatırım, bazen bana uzatılanı tutarım. Bunun hangisinin daha güçlü olduğuna karar vermeye de ihtiyacım yok. Kırk iki yaşımda hayatla aramdaki fark belki biraz burada: Eskiden ona karşı ne kadar dayanıklı olduğumu göstermeye çalışıyordum. Şimdi onunla sürekli bilek güreşi yapmak istemiyorum.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Kendi Zamanımın Güzelliği…

Daha ne kadar davetkâr olabilir ki bir yer. Hayatımın tam merkezinde gezintideyim bugün. Kitap kafelerin büyüsüne oldum olası hayranlığım düşkünlüğüm ayrı bir zaafım var. Başka

Yazılarım

Kitaplarla Hemhâl Olmak…

İstanbul’un kitap kafelerinde başka bir zaman akıyor sanki. Şehrin görkemi, sokakların telaşı, tarihin iç içe geçtiği o kendine has doku; bir de bütün bunların arasına

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!