Bugün Zeytin Ağacı dizisinin 3. sezonunu izlerken, kendimi hikâyenin akışından çok, onun bende uyandırdığı düşüncelerin içinde buldum kendimi . Dizinin çekildiği toprakların, doğup büyüdüğüm, çocukluğumun geçtiği memleketim Ayvalık olması ise bu yolculuğu benim için çok daha kişisel ve anlamlı hâle getirdi. Bazen bir mekân, sadece bir coğrafya olmaktan çıkar; hafızaya, duygulara ve insanın köklerine açılan sessiz bir kapıya dönüşür. Belki de bu yüzden ekranda gördüğüm manzaralar, bana yalnızca bir diziyi değil, geçmişle kurduğum görünmez bağları da hatırlattı. Ve zihnimde tek bir soru dolaşmaya başladı; İnsan gerçekten yalnızca kendi yaşadıklarından mı ibarettir? Yoksa hiç tanımadığı insanların sevinçlerini, kayıplarını, korkularını ve sessizliklerini de farkında olmadan içinde taşır mı?
Belki de hayat dediğimiz şey, yalnızca kendi hikâyemizden oluşmuyor. Belki bizler, bizden önce yaşanmış hayatların, söylenememiş cümlelerin ve yarım kalmış duyguların da sessiz bir devamıyız! Kim bilir? Dünyaya geldiğimiz ilk andan itibaren yalnızca fiziksel özelliklerimizi değil, bir aile tarihini de taşıyoruz. Annemizin ve babamızın bize bıraktığı miras sadece göz rengimiz ya da yüz hatlarımız dışında; onların yaşamla kurduğu ilişkinin izleri, sevinçleri, kayıpları ve hayata karşı geliştirdikleri savunma biçimleri de bir şekilde bizim yaşamımıza dokunuyor. Bugün bilim, özellikle epigenetik alanındaki çalışmalarla, ağır stres ve travmaların bazı biyolojik etkilerinin sonraki kuşaklara aktarılabileceğini araştırıyor. Belki her sorunun cevabı henüz elimizde değil. Ama bildiğimiz bir şey var: İnsanın yalnızca kendisinden ibaret olmadığı.
Geleneklerine sımsıkı bağlı, köklerine sadık! Boşnak bir babaannenin sevgisiyle büyüdüm. O, benim hayatımdaki ilk güven duygusuydu… Mavi gözlerinde huzuru, sıcacık kahkahalarında ise çocukluğumun en güzel melodilerini bulurdum. Varlığıyla beni daima sevgiyle sarıp sarmaladı; şefkatiyle, çocukluğumun hiçbir köşesinde eksiklik hissetmeme izin vermedi. Bugün geriye dönüp baktığımda, içimde taşıdığım sevme biçiminin, merhametin ve aidiyet duygusunun en kıymetli mirasının ondan kaldığını görüyorum. Çünkü bazı insanlar yalnızca büyütmez; ruhunuza ömür boyu eşlik edecek bir sevgi dili bırakırlar. Benim babaannem de hayatıma tam olarak böyle dokundu.
Ben geçmişe takılıp yaşamayı seçen biri değilim. Şu ahir ömrümde her yaşadığım durumdan ders çıkarttım. Hiç bir zaman şikayet ettiğimi hayıflandığımı hatırlamıyorum. Aksine… Hayatı ve yaşamayı çok seviyorum. Yeni başlangıçlara, yeniden ayağa kalkmaya, insanın kendini dönüştürebileceğine bütün kalbimle inanıyorum. Ancak iyileşmenin ilk adımının da geçmişe sevgiyle bakabilmek olduğuna inanıyorum. Kimseyi suçlamadan… Kimseyi yargılamadan… Sadece anlamaya çalışarak. Çünkü insan, köklerini inkâr ederek değil; onları kabul edip kendi yolunu seçerek özgürleşir. Belki de bize düşen görev, atalarımızın yükünü sonsuza kadar taşımak değildir. Onların hikâyesini sevgiyle onurlandırıp, acıyı miras bırakmadan yaşamı çocuklarımıza devredebilmektir. İşte gerçek miras belki de budur. Daha az korku… Daha çok şefkat… Daha çok farkındalık… Ve her şeye rağmen, hayata yeniden güvenebilen bir kalp…
Haftaya görüşmek üzere.
Evrim Onuk




