Bugün Zeytin Ağacı dizisinin üçüncü sezonunu izlerken bir süre sonra hikâyeden koptuğumu fark ettim. Ekrana bakıyordum ama başka bir şey görüyordum. Ayvalık’ı. Doğduğum, büyüdüğüm, çocukluğumun geçtiği toprakları. Bazı yerler insan için yalnızca coğrafya olarak kalmıyor. Bir sokağın köşesi, denizin rengi, bir ağacın gölgesi, taş bir evin duvarı hiç beklemediğin anda hafızanın kapısını açabiliyor. Ve sen birden bulunduğun yaştan çıkıp başka bir zamana düşüyorsun. Ben de öyle oldum. Ekrandaki manzaralara bakarken geçmişle aramda görünmeyen ince bir ipin hâlâ durduğunu hissettim. Sonra aklıma bir soru takıldı: İnsan gerçekten yalnızca kendi yaşadıklarından mı ibaret? Yoksa hiç yaşamadığı zamanlardan da bir şeyler taşıyor mu? Anne babamızdan gözümüzün rengini, yüzümüzün şeklini alıyoruz. Peki ya dünyaya bakma biçimimizi? Bir evde korku nasıl yaşanıyorsa onu da öğreniyor muyuz? Sevgi nasıl gösteriliyorsa öyle sevmeye mi başlıyoruz? Bir ailede konuşulmayan şeylerin sessizliğini bile devralabilir mi insan? Bilmiyorum. Bu soruların hepsinin tek ve kesin bir cevabı olduğundan da emin değilim. Ama insanın yalnızca kendisinden ibaret olmadığına inanıyorum. Çünkü bir aile bize yalnızca genlerini bırakmıyor. Cümlelerini bırakıyor. Susmalarını, sofralarını bayramlarını, kavgalarını, birbirlerine nasıl dokunduklarını. Neye güldüklerini. Neden korktuklarını. Bir çocuğu nasıl teselli ettiklerini. Sevgiyi söylerken mi, susarken mi gösterdiklerini. Sonra yıllar geçiyor ve kendimizde fark ettiğimiz küçücük bir hareketin nereden geldiğini bile bilmiyoruz. Ben geleneklerine sımsıkı bağlı, köklerine sadık Boşnak bir babaannenin sevgisiyle büyüdüm. O, benim hayatımdaki ilk güven duygularından biriydi. Mavi gözlerinde huzuru, sıcacık kahkahalarında çocukluğumun en güzel melodilerini bulurdum. Yanında çocuk olmak kolaydı. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Bir çocuğun yanında kendisini güvende hissettiği yetişkinlerden biri olabilmek ne büyük şeymiş. Çocukken bunun adını bilmiyorsun. Yalnızca yanında rahatça çocuk olabildiğin insanı seviyorsun. Yıllar sonra dönüp baktığında anlıyorsun: Meğer o duygunun adı güvenmiş.
Babaannem beni sevgisiyle öyle sarıp sarmaladı ki çocukluğumun onun olduğu köşelerinde eksiklik hatırlamıyorum. Şimdi geriye baktığımda bende kalan bazı şeylerin izini onda buluyorum. Sevme biçimimin bir kısmını. Merhametimi, aidiyet duygumu. Birini sevdiğimde onu koruyup kollama isteğimi. Belki bazı alışkanlıklarımı bile. Bunların ne kadarı ondan bana geçti, ne kadarını ben yıllar içinde kendim oldum, ayırabilmem mümkün değil. Zaten artık ayırmak da istemiyorum. Bazı insanlar hayatımızdan çıktıktan sonra bile bizden bütünüyle çıkmıyor. Bir kelimemizde kalıyorlar. Bir tarifte. Bir kahkahada. Bir sofrayı kuruşumuzda. Bir çocuğun saçını okşayışımızda. Bazen insan, farkında bile olmadan bir başkasından gördüğü şefkati yıllar sonrasına taşıyor. Bunu düşünmek bana iyi geliyor. Çünkü miras deyince aklımıza çoğu zaman bize bırakılan şeyler geliyor. Oysa insanın aldığı miras kadar, onunla ne yapacağı da önemli. Neyi sürdüreceği. Neyi değiştireceği. Neyi kendisinde bitireceği. Geçmişe takılıp yaşamak istemiyorum. Hayatı fazla seviyorum bunun için. Yeni başlangıçları da. İnsanın değişebileceğine, bazı alışkanlıklarını bırakabileceğine, bazı yolları yeniden seçebileceğine hâlâ bütün kalbimle inanıyorum. Ama artık geçmişi anlamanın da bunun bir parçası olduğunu düşünüyorum. Anlamak, her şeyi affetmek değil. Her şeyi haklı çıkarmak hiç değil. Geçmişe sevgiyle bakmak da orada yaşanan her şeyi güzel ilan etmek demek değil. Bazen yalnızca şunu söyleyebilmek: Burası benim hikâyemin başladığı yer. Ama biteceği yer olmak zorunda değil. Köklerimi inkâr etmek istemiyorum. Fakat onların beni nereye kadar götüreceğine yalnızca geçmiş karar versin de istemiyorum. Bir zeytin ağacını düşünüyorum. Yıllarca aynı toprağın içinde duruyor. Kökleri derine gidiyor. Mevsimler değişiyor. Dalları uzuyor. Bazıları kuruyor. Bazıları budanıyor. Sonra başka bir yerden yeniden filiz veriyor. Kökleri onun geçmişi; ama bütün hikâyesi değil. Ağacı beslerken dalların hangi yöne uzayacağını bütünüyle belirlemiyor. Gökyüzü hâlâ açık.
Belki insanın ailesiyle ilişkisi de biraz böyle. Köklerimizi seçmiyoruz. Ama hangi dalları büyüteceğimiz konusunda hayat bize bir miktar söz hakkı bırakıyor. Bize bırakılan her şeyi taşımak zorunda değiliz. Bazılarını saklarız. Bazılarını dönüştürürüz. Bazılarını da burada bırakırız. Çünkü miras yalnızca geçmişten bize ulaşan şey değildir; bizden sonrakine bıraktığımız da mirastır. İşte bunu düşündüğümde hikâye benim için başka bir yere açılıyor. Babaannemden bana kalan sevginin bende bitmesini istemiyorum. Onun mavi gözlerini bir başkasına veremem belki. Kahkahasını da. Ama bana hissettirdiği güveni taşıyabilirim. Bir çocuğun yanında kendisini güvende hissetmesinin ne demek olduğunu bildiğim için, ben de o duyguyu başka bir çocuğun hayatına bırakabilirim. Belki kuşaklar biraz da böyle birbirine bağlanıyor. Yalnızca acılarını birbirine geçirerek değil. İyiliği de aktararak. Şefkati. Güveni. Bir sofranın sıcaklığını. Bir insanın diğerine hiçbir şey söylemeden bile “Burada güvendesin,” duygusunu verebilmesini. Geçmişten bize yalnızca yaralar kalmıyor. Bazen sevme biçimleri de kalıyor. Ve insan, kendisine ulaşan her mirası olduğu gibi geleceğe göndermek zorunda değil. Neyi taşıyacağına, neyi burada bırakacağına, neyi çoğaltacağına biraz da kendisi karar verebilir. Ben babaannemden kalan sevgiyi çoğaltmak istiyorum. Bana ait olmayan korkularıysa mümkün olduğunca burada bırakmak. Belki özgürleşmek dediğimiz şey geçmişsiz kalmak değildir. Köklerini sökmek de değil. Nereden geldiğini bilerek, yine de hangi yöne büyüyeceğini seçebilmek. Ayvalık ekranda akmaya devam ediyor. Ben bir zeytin ağacına bakıyorum. Kökleri görünmüyor. Ama orada olduklarını biliyorum. Dallarıysa gökyüzünde. Galiba ben de tam ikisinin arasında bir yerdeyim.
Evrim Onuk




