Yankı…

Yağmurun sesinden başka bütün seslerin kısıldığı saatlerdeyim. Üzerime geçirdiğim bir hırkayla bedenimi, birkaç satırla ruhumu, kahveyle içimi ısıtıyorum. Etraf sessizleşince —bir de üzerine yağmur yağınca— hayatın bütün o karmaşasının altında saklanan yalınlık beliriyor içimde. Böyle zamanlarda istediğim anda kendi içime çekilebildiğimi fark ediyorum. Çünkü insanın sığınabileceği hiçbir yerin, kendi içinden daha dingin, daha erinçli olamayacağını düşünüyorum. Bir yerde, insanın en yüce, en asil, en saf yanının ruhu olduğunu okumuştum. Zihin düşünüyor. Tartıyor. Ölçüp biçiyor. Kuşkulanıyor. Ama günün sonunda kalp biliyor ve yoluna devam ediyor. Peki insan kendi içinde mutlu mu? Ben mutlu muyum? Sanırım mutluluğun süreklilikten çok bir hâl olduğuna inanıyorum. Hatta belki hâlden de kısa: bir an. Mutsuzluk insanın içine yerleşip uzun süre kalabiliyor; mutluluksa bana hep daha uçucu geliyor. Birkaç saniye. Bir dakika. Bir saat. Bazen güzel bir gün ve gece. Sonra başka bir duygu geliyor, onun yerini alıyor. Belki de mutluluğun kıymeti biraz buradan geliyor; kalıcı olmadığı için onu fark etmek gerekiyor. Bir fotoğraf karesi gibi. Hayatın içinden çekilip alınmış küçücük bir an. Bir şeye hayranlıkla bakakalmak. Kahvenin ilk yudumu. Yağmurun cama vuruşu. Hiç beklemediğin bir anda içinden yükselen neşe. Belki mutluluk, sahip olduğumuz bir şeyden çok, olup biterken fark edebildiğimiz bir şey.

İnsanların hayatımıza bütünüyle tesadüfen girdiğine inanmakta zorlandığım zamanlar oluyor. Bazen bir insanla karşılaşıyorsun ve onun varlığı, uzun zamandır kendi içinde dolaştırdığın bir sorunun üzerine ışık düşürüyor. Belki onu biz çağırmıyoruz. Belki hayatın böyle kusursuz bir matematiği de yok. Ama bazı karşılaşmaların, tam da ihtiyacımız olan zamanda bize kendimizle ilgili bir şey gösterdiği kesin. Bir insan bazen cevap olmuyor; yalnızca soruyu görünür kılıyor. Belki bazı karşılaşmaların değeri de burada. İpleri dolaşmış bir uçurtma misali kalbim bu aralar. Bir şeylere anlam yüklerken buluyorum kendimi. Sonra yüklediğim anlamlara dönüp yeniden bakıyorum. Hangisi gerçekten orada, hangisi benim içimden taşmış? İnsan kendi duygusunu anlamaya çalışırken karşısındakiyle kendisi arasındaki sınırı bazen ne kolay kaybediyor. Ben de kendi içimin gezginiyim. Orada hâlâ bilmediğim sokaklar, dönmediğim köşeler, açmadığım kapılar var. Çok konuşamıyorum bu aralar. Belki konuşmak da istemiyorum. Konuşarak ifade edemediklerimi kâğıda dökmek bana daha sahici geliyor. Çünkü yazarken kimsenin sözümü kesmesine, yüzüme bakıp ne demek istediğimi anlamasına ya da yanlış anlamasına yetişmek zorunda değilim. Kelimenin üzerinde kalabiliyorum. Geri dönebiliyorum. Silebiliyorum. Yeniden yazabiliyorum. Ve elime kalemi her aldığımda baş başa kaldığım bu kadına biraz daha dikkatle bakıyorum. Her tarafını beğendiğim için değil; artık ondan kaçmak istemediğim için. Yazarken büyütüyor muyum kendimi, bilmiyorum. Ama kendime biraz daha yaklaştığımı biliyorum.

Yaşadığım son iki günün bende bıraktığı yankı bu yüzden kıymetli. Büyük bir olay olduğu için değil. Hayatımın yönünü değiştirdiği için de değil. Bazı şeylerin değerini büyüklükleri belirlemiyor zaten. Bazen küçücük bir karşılaşma, birkaç cümle, uzun bir sessizlik ya da hiçbir şey yapılmadan geçirilen birkaç saat insanın içinde beklenmedik bir yere dokunabiliyor. Bazı hikâyelerin kahramanı yoktur. Büyük bir başlangıcı, şaşırtıcı bir sonu, anlatılacak görkemli bir olay örgüsü de. Bazen birinin hiçbir şey yapmadan, yalnızca olduğu hâliyle orada bulunmasının insana iyi gelen bir tarafı vardır. Ve bazen asıl mesele o insan da değildir. Onun varlığının sende hangi sesi uyandırdığıdır. Belki yankı dediğimiz şey tam olarak budur: Ses çoktan susmuştur ama sende bıraktığı titreşim bir süre daha devam eder. Ben de bugün o titreşimin peşinden gitmiyorum. Adını koymaya, geleceğini tahmin etmeye, onu olduğundan daha büyük bir hikâyeye dönüştürmeye çalışmıyorum. Yağmur yağıyor. Kahvem önümde. Hırkam üzerimde. Birkaç satır yazıyorum. Ve bazı güzel şeylerin yalnızca güzel kalmasına izin vermenin de kendine özgü bir zarafeti olduğunu düşünüyorum.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Satır Araları…

Geçtiğimiz birkaç günü ağır bir soğuk algınlığının içinde, hasta geçirmemiş olsaydım bugün kitabım için İstanbul’a doğru yola çıkıyor olacaktım. Cumartesi günü edebiyat editörümle yapacağımız görüşme,

Yazılarım

Hoş Geldin Yeni Yaşım…

Bir yılı geride bıraktım mı sahiden? Virajları, kasisleri, durakları, yürüdüğüm patikaları, koştuğum sokakları… Ondan emin değilim. Ama bugün kutlamaya değer bir yaşı daha arkamda bırakıyorum.

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!