Ekinoks…

Ekinoks…

Kelime anlamıyla eşitlik. Güneş’in yılda iki kez ekvatorun üzerine neredeyse dik açıyla geldiği, geceyle gündüzün birbirine yaklaştığı o özel zaman… Benim içinse ekinoks, takvimdeki astronomik bir tarihten biraz daha fazlası. Baharın gelişiyle birlikte doğanın ağır ağır uyanmasına benzeyen bir ruh hâli. İçeriye dönme, fazlalıklara bakma, bazılarını bırakma ve yeniden tazelenme zamanı. Doğanın kendi dengesini hatırladığı günlerde insanın da kendi dengesine bakmasını seviyorum. Ben baharı küçük ritüellerle karşılıyorum. Yaşadığım alanı düzenliyor, bedenimi ve zihnimi biraz daha dinlemeye çalışıyorum. Adaçayı ve üzerlik otu yakıyor, niyetlerimi yazıyor, bazen onları suya bırakıyorum. Bunların evrenin düzenini değiştirdiğine dair büyük iddialarım yok. Yalnızca bana iyi geliyorlar. Belki de ritüellerin güzelliği tam olarak burada. Hayatı değiştirmelerinden çok, hayatın içinde nasıl durduğumuzu değiştirmelerinde. Rutinle ritüel arasında çok sevdiğim bir ayrım var: Rutini mümkün kılan tekrardır. Ritüeli mümkün kılan ise anlam. Aynı şeyi her gün yaptığımızda bir rutin yaratıyoruz. Fakat yaptığımız şeye bir niyet, bir duygu, bir anlam eklediğimizde sıradan bir hareket başka bir şeye dönüşüyor. Son zamanlarda kendi hayatıma da biraz buradan bakıyorum. Sürekli köklerimi kaldırmak, bir yerlerden uzaklaşmak, yeniden başlamak… Uzun süre bunun hayatımın rutini olduğunu düşündüm. Şimdilerde ise bunun bir rutinden çok, kendime fark ettirmeden tekrarladığım bir ritüel olup olmadığını düşünüyorum. İnsan bazen gittiği yolları değil, neden sürekli aynı biçimde yola çıktığını sorgulamalı belki. Geçtiğimiz hafta katıldığım eğitimde sesin ve titreşimin bedende yarattığı deneyimle uzun uzun kalma fırsatım oldu. Ses meditasyonu, somatik deneyimleme ve kriyalarla birleşen çalışmaların içinde gongların, Himalaya çanaklarının ve farklı enstrümanların titreşimlerini yalnızca işitmedim; bedenimde de hissettim. Bazı sesler kulağa ulaşmıyor yalnızca. Beden de duyuyor sanki. Gong, harmonium, Tibet çanakları, sansula, koshi ve daha şamanik tınılara sahip enstrümanlar… Ormanın içinde, doğanın sesleriyle birbirine karıştıklarında ortaya çıkan şey benim için bir müzik dinletisinden çok daha fazlasıydı. Seslerin arasında zaman zaman gevşediğimi, zaman zaman derinleştiğimi, kimi anlarda ise uzun zamandır düşünmediğim şeylerin zihnimin kıyısına geldiğini fark ettim. Belki titreşimin en etkileyici tarafı buydu: İnsanın yalnızca kulaklarıyla dinlemediğini hatırlatması. Ses banyosu ve meditasyonu benim için bedeni zorlamadan durmanın, dinlemenin ve sessizliğin içinde başka türlü bir ses bulmanın yollarından biri oldu. Bunun herkeste aynı karşılığı yaratacağını düşünmüyorum. Benim deneyimimdeyse, uzun zamandır bu kadar bilinçli biçimde dinlemediğim bedenime yeniden yaklaşmak için güzel bir alan açtı.

Geçtiğimiz hafta yazılarımı takip eden bir okurdan bir e-posta aldım. “Bunca eğitim, yoga ve terapi gerçekten işe yarıyor mu?” diye sormuş. Soruyu okuduğumda bir süre düşündüm. Cevabım galiba şu: Beni kurtarmalarını beklemediğim sürece, evet. Çünkü hiçbir kitap, eğitim, yoga pratiği, meditasyon ya da başka bir çalışma insanın kendi yerine yaşayamaz. Benim için bütün bunlar kendimden kendime çıktığım yolculuğun araçları. Kendi sesimi biraz daha berrak duyabilmenin yolları. Bazen iyileşmeyi dışarıda aramaya çok meyilliyiz. Bir kitapta, bir öğretmende, bir yöntemde, yeni bir yerde, başka bir insanda… Bir şeyin gelip bizi değiştirmesini bekliyoruz. Oysa belki mesele sürekli daha iyi hissetmek değil. Kötü hissettiğimiz zamanlarda da kendimizin yanında kalabilmeyi öğrenmek. Elbette insanın desteğe ihtiyacı olabilir. Bazen bir dostun eli, bazen bir öğretmenin bilgisi, bazen de profesyonel bir destek hayatımızda çok kıymetli bir yer açabilir. Fakat bütün bunların arasında insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi hiçbir şey bütünüyle ikame edemiyor. Kendine şefkat göstermek de düşündüğümüz kadar kolay değil zaten. Çocuğumuza söylediğimiz o anlayışlı cümleyi kendimize söylemek… Sevdiğimiz bir arkadaşımız hata yaptığında gösterdiğimiz hoşgörüyü kendi hatalarımıza da gösterebilmek… Yorulduğumuzda kendimizi tembellikle suçlamadan dinlenebilmek… Bazen en zor pratik tam olarak bu. Ben de ruhuma iyi gelen şeylere bilinçli biçimde zaman ayırmaya çalışıyorum. Çünkü kendime ayırdığım zamanı artık hayatın geri kalanından çalınmış bir zaman olarak değil, hayatın geri kalanını daha sahici yaşayabilmenin bir parçası olarak görüyorum. Bir de öğrenmek meselesi var. İstediğimiz kadar kitap okuyalım. Eğitimlere katılalım. Altını çizdiğimiz cümlelerle defterler dolduralım. Yeni kavramlar öğrenelim. Eğer bütün bunlardan öğrendiğimiz bir şeyi hayatımızın içine taşıyamıyorsak, bilgi bir süre sonra yalnızca zihinde birikmeye başlıyor. Çünkü deneyime dönüşmeyen bilgi insanı her zaman dönüştürmüyor. Hatta bazen tam tersine, insana bildiği yanılsamasını veriyor. Başkalarının hayatında neyin doğru neyin yanlış olduğunu büyük bir ustalıkla anlatırken, sıra kendi hayatımıza geldiğinde aynı cümleleri uygulamakta zorlanabiliyoruz. Belki de gerçek öğrenme, bildiğin şeyi anlatabildiğin yerde değil, yaşayabildiğin yerde başlıyor. Ben artık bir bilgiyi ne kadar iyi hatırladığımdan çok, hayatımın ne kadarına dönüştürebildiğime bakmaya çalışıyorum. Çünkü insanın bildikleriyle yaşadıkları arasındaki mesafe azaldıkça, kendi hakikatine biraz daha yaklaştığını düşünüyorum.

Önümüzdeki hafta severek okuduğum kitaplardan bir liste hazırlamak istiyorum. Son zamanlarda yıllar önce okuduğum kitapları yeniden karıştırmak çok hoşuma gidiyor. Altını çizdiğim satırlara dönüyor ve bazen uzun uzun bakıyorum. “O gün bu cümlede ne bulmuştum?” diye düşünüyorum. Bazı satırları bugün de aynı heyecanla okuyorum. Bazılarının yanından ise hiçbir şey hissetmeden geçiyorum. Bir zamanlar içimde koca bir yere dokunan bir cümlenin artık bana hiçbir şey söylememesi önce tuhaf geliyordu. Şimdi bunu seviyorum. Çünkü kitap değişmedi. Cümle de aynı cümle. Değişen benim. Belki insanın dönüşümünü anlamasının en zarif yollarından biri de budur: Bir zamanlar altını çizdiği cümlelere yıllar sonra yeniden bakmak. Hayat sessiz bir su gibi akıp gidiyor. Bazen yatağını değiştiriyor. Bazen önüne çıkan bir taşın etrafından dolaşıyor. Bazen hızlanıyor, bazen neredeyse duracak kadar yavaşlıyor. Ama akmaya devam ediyor. Ben de bu ekinoksta kendime büyük sözler vermek yerine küçük bir niyet bırakıyorum: Hayatın yönünü bütünüyle belirlemeye çalışmadan, değiştiği yerleri fark edebilmek. Bana iyi gelen şeylere zaman ayırmak. Öğrendiklerimi yalnızca bilmekle yetinmeyip yaşayabilmek. Ve bütün büyük arayışların arasında, hayatın küçücük huzur anlarını kaçırmamak. Çünkü belki de yenilenmek, bambaşka bir insana dönüşmek değildir. Bazen yalnızca kendine, değişmiş hâlinle yeniden rastlamaktır.

Evrim Onuk

Paylaş:

Şimdi Keşfedin!

Yazılarım

Satır Araları…

Geçtiğimiz birkaç günü ağır bir soğuk algınlığının içinde, hasta geçirmemiş olsaydım bugün kitabım için İstanbul’a doğru yola çıkıyor olacaktım. Cumartesi günü edebiyat editörümle yapacağımız görüşme,

Yazılarım

Hoş Geldin Yeni Yaşım…

Bir yılı geride bıraktım mı sahiden? Virajları, kasisleri, durakları, yürüdüğüm patikaları, koştuğum sokakları… Ondan emin değilim. Ama bugün kutlamaya değer bir yaşı daha arkamda bırakıyorum.

L'Atelier SoHo

error: Content is protected !!